Galeri

Avrupa’da Türkçe Konuşan Halklar

Büyük çoğunluğu Türk ve Kürt asıllı olup Avrupa’ya misafir işçi olarak gelen, daha sonra aile birleşimi ile yerleşmeye başlayan, günümüzde ise artık Avrupa’nın bir parçası olan gurbetçiler de denilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşmak üzere Avrupa’da bir çok Türkçe konuşan halklar yaşamaktadır. Türkiye’den gidenlerin bir kısmı çifte vatandaşlığa sahiptir bir kısmı da sadece yaşadığı ülkenin vatandaşlığına sahiptir.

Balkanlarda ve Batı Trakya’da yaşayan Osmanlı yadigarı soydaşlarımız ve kardeşlerimiz Avrupa’ya yerleşen ilk Türklerdir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde ve Avrupa’da Türkçe öğrenmek isteyen yabancı uyruklulara büyük hizmetler ve kurslar düzenleyen organizasyonların başında gelenlerinden birisi Yunus Emre Enstitüsü’dür.

http://www.yee.org.tr

Daha birkaç gün önce yaşadığım bir olay beni gururlandırdı. Hollanda’nın Rotterdam kentine gelmiş iki kadın turist bana İngilizce bir şey sordular. Neyse konuşurken Türk olduğumu anladılar ki birden Türkçe konuştu birisi. Aa Türkçe biliyorsunuz dedim. Evet biraz dedi. Ama gayet iyi anlıyor ve konuşabiliyordu. Çünkü bundan sonra hep Türkçe konuştuk. Sordum nereden geliyorsunuz; İspanya’dan dediler. Ee Türkçe’yi nasıl öğrendiniz dedim. Gülerek ‘Dizi’ dedi. Yani İspanya’da da Türk dizileri izleniyor ve Türkçe öğretiyor düşünebiliyormusunuz.
Türk dizileri sayesinde ve Türkiye’ye turist veya öğrenci olarak gelenler ülkemizden memnun kaldıkça Türkçe’ye de ilgileri artıyor.

Evet şimdi Avrupa’da Türkçe konuşan halkların nüfusuna ve yaşadıkları yerlere bir bakalım…

Misafir işçi olarak gidip Avrupa’ya yerleşen ve artık orada doğup büyüyen T.C. vatandaşlarının nüfusu:

Almanya: 2.800.000 – 3.000.000
Fransa: 620.000
İngiltere: 75.000 (KKTC vatandaşları ile birlikte 450.000)
Hollanda: 405.000
Belçika: 220.000
Avusturya: 149.000
İsviçre: 98.000
İsveç: 86.000
Danimarka: 68.000
Norveç: 18.750
İtalya: 17.800

Osmanlı hakimiyeti ile Avrupa’ya yerleşen Türkler:

Bulgaristan: 590.000- 750.000
Yunanistan: 145.000 (Batı Trakya)
Moldavya: 135.000 (Gagauzya)
Makedonya: 83.000
Romanya: 58.000
Kosova: 22.500

Avrupa kıtasında T.C. vatandaşı olmayıp Türkçe konuşan diğer halklar; Azeri, Uygur, Nogay, Karaçay Çerkes, Özbek, Türkmen, Tatar, Arnavut, Boşnak, Roman/Çingene, Makedon, Bulgar, Gürcü, Yunan ve Batı Avrupa halklarıdır. Bunların nüfusu 250 bin ilâ 300 bin civarında tahmin edilebilir.

Bu verilere göre Avrupa’da Türkçe konuşabilen 6 ilâ 6,5 milyon insan yaşamaktadır. Bu nüfus Avrupa’da bulunan birçok küçük Avrupa ülkelerinin nüfuslarından fazladır.

Bizlerde Avrupa Türkleri olarak dilimizi iyi öğrenip mümkün olduğu kadar kendi dilimizle konuşmalıyız. Dilini ve dinini unutan halklar Avrupa’da hızla asimile olurlar. Öz kimliklerini yitirirler.

Yeni Avrupa Dergisi olarak bizler dilimizi, dinimizi, kültürümüzü unutmamak adına yayınlar yapmaya çalışacağız ve Avrupa Türklerinin birliklerini korumalarına, öz kimliğiyle Avrupa toplumuna entegre olmuş şekilde yaşamlarını sürdürmelerine katkı sunmaya çalışacağız.

Çalışmak bizden, tevfik ve başarı Allah’tan.

Selam ve sevgilerimizle!

cropped-logo-logo-dergi-e15259703338452.png

Dünyada konuşulan diller

Birleşmiş Milletler, UNESCO verilerine göre, şu anda dünyada 7000 ile 9000 arasında dil var. Avustralya’da 108, Hindistan’da 198 ve ABD’de 190 kadar dil, tehlikede olan diller sınıfına alındı. Dünya nüfusu 7,5 milyara yaklaşırken bu nüfusun 5 milyardan fazlası şu dilleri konuşmaktadır; Mandarin Çince, İspanyolca, İngilizce, Arapcça, Hindce-Urduca, Bengalce, Portekizce, Rusça, Japonca, Almanca, Fransızca, Türkçe ve Javaca.Dünyada bulunan dillerin yaklaşık 2.000 kadarının yazılı şeklinin olduğu bilinmektedir. 52’sinde resmî dil olmak üzere toplam 115 ülkede 1,7 milyar kişi tarafından konuşulan İngilizce ilk sırada yer almaktadır.

George Weber’in “Dünyanın En Tesirli On Dili” adlı makalesinde; İngilizcenin 115, Fransızcanın 35, Arapçanın 24, İspanyolcanın 20, Rusçanın 16, Türkçenin ve lehçelerinin 12, Almancanın 9, Portekizcenin 5, Hintçe ve Urducanın 2, Bengalcenin 1, Japoncanın 1 ülkede konuşulduğu bilgisine yer verilmiştir.

Bir dili, anadili olarak konuşanların çok olması, o dilin dünyada yaygın olarak kullanıldığını göstermez. Yukarıda da belirtildiği gibi, Çince 1,2 milyar, İngilizce 330 milyon kişinin anadili olmasına rağmen, dünyada 1,5 milyar kişi Çince konuşurken 1,7 milyar kişi, İngilizce ile haberleşmektedir.

Ülke sayısının dil sayısına göre bu kadar az -BM’ye üye 192 ülke vardır- olduğu göz önüne alınırsa, sadece bir dilin konuşulduğu bir ülke bulunamayacağı açıkça görülmektedir. Hattâ yüzlerce dilin konuşulduğu ülkeler bile mevcuttur.

Pasifik adalarında yaşayan nüfus, dünya nüfusunun % 0,5’i olmasına rağmen, dünyadaki dillerin % 19’u bu bölgede konuşulmaktadır. Sadece Papua Yeni Gine’de 3,5 milyon insan tarafından 850 dil konuşulmakta ve dillerin neredeyse yarısı; Endonezya’da 700, Hindistan ve Nijerya’da 400’er, Meksika’da 300, Kamerun ve Avustralya’da 250’şer, Brezilya’da 230, Zaire’de 200 farklı dil veya lehçe olmak üzere dokuz ülkede konuşulmaktadır.

Konuşan sayısı bakımından ilk yüze giren diller, dünya nüfusunun % 95’i, geri kalan binlerce dil ise % 5’i tarafından konuşulmaktadır. 250 dil, 1 milyondan fazla kişi tarafından konuşulmakla birlikte dillerin % 85’ının konuşanı 100.000 kişiden azdır. Bunun yanı sıra 250 dil, sadece 2.500, 357 dil sadece 50’şer, 46 dil ise sadece 1’er kişinin anadilidir. Kaynaklarda dillerin % 20’sinin şu anda 5 ilâ 20 kişi tarafından konuşulduğu için ölü durumda olduğu bilgisi yer almaktadır.

Dil sayısının bu kadar çok olmasının yanı sıra birbirinden çok uzak coğrafyalarda yaşamış olmalarına rağmen, aynı seslerden, aynı harflerden müteşekkil kelimelerin birçok dilde aynı varlığı karşılaması, bütün insanların aynı ana-babanın çocukları olduğunun ispatı gibidir.

Gerek yazı, gerekse konuşma dili olsun, yeryüzündeki dil zenginliğinin her geçen gün azalmasında, teknolojik yönden gelişmiş ve güçlü ekonomiye sahip ülkelerin kendi kültürlerini diğer ülkelere çeşitli vasıtalarla ihraç etmeleri mühim rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra sanayileşememiş ülke vatandaşlarının kendi ülke ve dillerinde bir gelecek görmedikleri için, gelişmiş ülkelerin dillerini tercih etmelerinin rolü de inkâr edilemez. Bu durumda da kullanılmadığı ve yeni nesillere öğretilmediği için dillerin ölümü gerçekleşmektedir. Zaten bir dilin gelecekte yaşayıp yaşamayacağını anlamak için genç nesiller ve küçük yaştakiler tarafından konuşulup konuşulmadığına bakmak gerekir. Yoksa konuşan sayısının çok olması, o dilin gelecekte de varlığını sürdüreceği mânâsına gelmez. Araştırmalara göre önümüzdeki 100 yıl boyunca her iki haftada bir dilin öleceği ve dillerin %30 ilâ 50’sinin bu yüzyıl sonunda yok olacağı varsayılmaktadır.

Diller ve Kelime Hazineleri

Dillerin kelime hazineleri de birbirinden farklıdır. Yüz binlerce kelimesi olan dil bulunduğu gibi, birkaç bin kelimeli diller de mevcuttur. Aslında bir dil, kelime hazinesi bakımından ne kadar zengin olursa olsun, kişilerin günlük hayatta, konuşmada kullandıkları kelimelerin sayısı sadece binlerle ifade edilmektedir. Bu konuda “Verlee adlı bilim adamı, sıradan kimselerin 2.000’den biraz fazla, eğitimli kişilerin ise en çok 4.000 – 5.000 dolayında kelime kullandığını ileri sürer.

Yeryüzünde saf bir dil olduğunu söylemek oldukça zordur. Böyle bir dil ancak hiçbir medeniyetle alâka kur(a)mamış kabilelerde konuşuluyor olabilir. Yoksa her milletin dilinde başka dillerden geçmiş yüzlerce, binlerce kelime bulunması pek tabiîdir. Fransız düşünürü Albert Dauzat, La Philosophie du Langue adlı eserinde, Haçlı Seferlerinin birçok Arapça kelimenin Avrupa dillerine girmesine sebep olduğunu, 100 Yıl Savaşlarıyla Fransızcaya İngilizce kelimelerin, 30 Yıl Savaşlarıyla da İtalyan ve İspanyol terimlerinin girdiğini belirtir. Her cemiyet, alâka tesis ettiği komşu milletlerin âdet, kültür ve inançlarının tesiri altında kaldığı gibi, dillerinden de kelimeler almıştır. Üstelik bu kelime transferi çift yönlüdür. Meselâ dünyaya en çok yayılmış ve en çok sömürü yapmış Britanya İmparatorluğu’nun dili İngilizce’nin %70’inden fazlası diğer dillerden alıntı kelimelerden oluşmaktadır. Kelime alışverişleri, yirminci yüzyıl başlarına kadar tabiî bir seyir takip ettiğinden, dünya dilleri için bir tehlike arz etmiyordu. Geride bıraktığımız yüzyılın başlarından itibaren ise bilhassa haberleşmenin, nakliyatın kolaylaşması, bazı dillerin hayrına neticeler doğurmuş olsa da, birçok dili yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

Türkçenin Tarihî Seyri

Türkçenin kelime hazinesi de Türklerin tarih içindeki yolculuğuyla değişikliklere uğramıştır. Türklerin İslâm ile tanışıp Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra Türkçeye, Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime geçmiş ve günümüzde Osmanlı Türkçesi diye anılan dil teşekkül etmiştir. Bu arada Balkan milletleriyle münasebet kurulmasıyla az sayıda da olsa Balkan dillerinden dilimize geçen kelimeleri unutmayalım. Osmanlı münevverlerinin yüzlerini Tanzimat’la birlikte Batı’ya, bilhassa Fransa’ya çevirmeleriyle bu sefer Türkçede, Fransızca kelimeler arz-ı endam etmeye başlamıştır. Ve Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ile aynı safta girilmesi neticesi Almancayla münasebetler artmaya başlamış ve kelime alışverişi yoğunlaşmıştır. Daha sonraki yıllarda ABD’nin dünya siyaseti ve ekonomisindeki ağırlığının tesiriyle, Türkçeye İngilizce kelimelerin girişi hız kazanmış ve günümüzde İngilizce kelimeler Türkçeyi âdeta istilâ eder hâle gelmiştir. İfade edildiği gibi dünyada her iki haftada bir lisan hayatiyetini kaybetmektedir. Türkçenin de hayatiyetini kaybeden lisanlardan olmasını istemiyorsak, millî bir mesele olan lisan mevzûunda herkes şuurlu bir şekilde hareket etmelidir. İlmî keşifler ve teknolojik gelişmeler neticesinde ortaya çıkan yeni kelimeler bir yana bırakılacak olursa, bilhassa konuşma dilinde İngilizce kelimelere yer verilmesinin, İngiliz gibi konuşup eğlenip espriler üretilmesinin; korku, heyecan, sevinç, hasret gibi hislerin Türkçe değil de İngilizce kelimelerle ifade edilmesinin, dilimizin aleyhine neticeler doğuracağını söylemek kehanet olmasa gerektir. Bu mevzûda cemiyete numune teşkil eden ve genç nesil tarafından taklit edilen sanatçılara, her zaman halkın gözü önünde bulunan devlet adamlarına, gelecek nesilleri yetiştiren maârif ordusuna, günün bir kısmını karşısında geçirdiğimiz televizyonların, gazetelerin çalışanlarına, yöneticilerine büyük vazifeler düşmektedir.

Türkçenin komşu dillerle olan bu münasebetinde sadece alıcı bir dil olmadığını söylemekte fayda vardır. Osmanlı’nın cihanşümul bir devlet olması hasebiyle tarih içinde diğer diller de Türkçeden çok sayıda kelime almıştır. Meselâ, sadece Sırpça ve Hırvatçada 6.878 Türkçe kelime vardır. Ermenicede 4.262, Bulgarca ve Rumencede 3.500’er, Yunanca, Farsça ve Arnavutçada 3.000’er, Rusça’da 2.500, Macarca ve Arapçada 2.000’er, Ukraynacada 747, İngilizcede 470, Çincede 347, Çekçede 248, Urducada 227, Almancada 166, İtalyancada 146, Fincede 118 Türkçe kelime tespit edilmiştir.

Yaşanılan Yer ve Dil

Milletlerin kelime dağarcığında yaşadıkları bölgenin coğrafî özelliklerinin de belirleyici rolü vardır. Meselâ deniz kıyısında yaşayan bir halk ile uçsuz bucaksız bozkırda yaşayan bir halkın; çöllerde yaşayan bir halk ile Afrika ormanlarının derinliklerinde yaşayan ve medeni âlemle teması bulunmayan bir halkın hayat tarzları, geçim kaynakları farklı olduğu gibi, dillerindeki kelime sayıları ve çeşitliliği de farklılık arz etmektedir. Balıkçılıkla geçinen insanların kullandığı kelimeleri, tarım ve hayvancılıkla geçinen bir topluluğun dilinde aramak beyhûdedir. Bu yüzden olsa gerektir ki, Orta Asya’da ziraatçılık ve hayvancılık yapan Türkler, Anadolu’da karşılaştıkları deniz ve denizcilikle alâkalı terimleri, balık isimlerini İtalyanca, Yunanca gibi bu sahalarda kelimelerin üretildiği dillerden almıştır. Meselâ Türkçeye ‘liman, istavrit, palamut, lüfer, kalamar, izmarit, karides, levrek, kerevit, ispari, uskumru’ kelimeleri Yunancadan; ‘iskele, sardalye, kamara, kamarot, kalyon, barbunya, manevra, filika’ kelimeleri İtalyancadan geçmiştir. Bu misâller, yaşanılan yerin lisana tesirini açıkça göstermektedir.

Mehmet Niyazi “Hayat ve Dil” başlıklı yazısında bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Sahillerde yaşayan, geçimlerini denizcilikten temin eden milletlerin dilinde, kıtaların iç kesimlerinde bulunan milletlerin dillerine göre denizle alâkalı kelimeler mukayese edilemeyecek kadar çoktur. Afrika’nın ormanlık bölgelerinde yaşayan kabilelerin 3.000 kelimelik dillerinde yeşilin değişik tonlarını ifade etmek için 60’tan fazla kelime bulunduğu hayretle görülmüştür. Erich Rothacker çöl çevresinde yaşayan Kaffer’lerin dilinde sırf kahverenginin tonlarını karşılayan 800 kelime olduğunu yazmaktadır.”

deneme

Diller arasındaki kelime alışverişi tabiî olmakla birlikte özellikle son yıllarda yabancı menşeli kelimelerin kendi dillerindeki telâffuz ve kullanımlarıyla dilimize geçmesi, yetmiyormuş gibi, bir de gramer kurallarının ithal edilip tabelalarda “Kedi’s, Döner’s” vb. altı kaval üstü şeş hane dedirtecek Türkçe kelimeye İngilizce ek getirme gibi garabetlerle karşılaşılması, dilimizin geleceği mevzûunda insanı karamsarlığa sevk etmiyor değil.

Bu yüzden milletimiz basitliği, ciddiyetsizliği bir an önce bırakıp başta dilimiz olmak üzere bütün değerlerimize ve öz benliğine sahip çıkmalıdır.

 

Selâmetle!

Anadilim, dilim dilim

Bundan 16 yıl önce Almanya’da Türkçe dersi müfredatı tarih ve coğrafya konularından arındırılmış, sadece dil dersi haline getirilmişti.

Mâlum dil dinamik bir sistem. Kullanılmayınca hayatiyetini kaybeder. Kendinden uzaklaşanlar için âb-ı hayat olmayı terkeder. Hele de yeni kuşaklara aktaramadığımız sürece.

Heidelberg Göç Araştırmaları ve Kültürlerarası Pedagoji Merkezi (Hei-Mat), yaptığı bir araştırmayla tam da bu olumsuz gelişmeyi gözler önüne seriyor. Araştırma, 2013/2014 öğretim yılında Baden-Württemberg eyaletinin Baden bölgesinde Türkçe ve Türk Kültürü dersine katılan öğrencilerin dil kullanma alışkanlıklarını ortaya koyuyor. Her ne kadar Almanya’nın bir eyaletinde yapılsa da bütün Avrupa diasporasında yaşayan Türklerin anadillerini kullanma alışkanlıkları açısından üç aşağı beş yukarı aynı özellikleri taşıyor.

Mesela Türk öğrencilerin yüzde 57,9’u evde Almanca ve Türkçeyi birlikte konuşuyor. Dilleri karışık şekilde kullanmak başlı başına büyük bir hata ve tembellik. Bir dilde zorlanınca diğerine atlamak iki dile de yada ikisinden birine iyi hakim olamamak, o dili tam iyi konuşamamak anlamına gelir. Yüzde 27,8’i evde Türkçe iletişim kurarken, yüzde 7,9’u Almancayı tercih ediyor. Öğrencilerin yüzde 83,5’i büyükanne veya büyükbabalarıyla Türkçe konuşuyor. Her ne kadar büyükanne ve büyükbabaları Türkçe konuşmayı tercih etse de torunlarının yüzde beşi onlarla sadece Almanca konuşuyor.

Araştırmada en dikkat çekici nokta öğrencilerin yüzde 51,5’nin kardeşleriyle sadece Almanca konuşması. Her iki dili kullanan öğrenci oranı ise yüzde 22,6. Kardeşlerin sadece yüzde 16,1’nin kendi aralarında Türkçe konuşması, Türk öğrencilerin sadece yüzde 3,9’unun okulda Türkçe konuşması bu dilin geleceğiyle ilgili bize bir ipucu veriyor. Şu tespit de nesiller arası dil uçurumunu net şekilde özetliyor:

Birinci neslin yüzde 72,8’i Türkçesine güvenirken, üçüncü nesilde Almancasına güvenenlerin oranı yüzde 85,4. Okul formlarına göre de Türkçe kullanımı değişiyor. Gymnasium gibi eğitim düzeyi ileri olan okullardaki Türk öğrenciler diğerlerine göre daha az Türkçe konuşuyor.

Demek ki anadilini geliştirmenin en önemli zemini aile ve okul. Aile ve okulda ise tablo böyle.

Durum diğer Avrupa ülkelerinde de üç aşağı beş yukarı aynı vaziyette sayılır.

Bu durumun dilin kendisinden çok, diasporada yaşayan Türklerin kimlik ve kültür değerlerine olumsuz yansıyacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geniş bir coğrafyada 200 milyondan fazla insan tarafından konuşulan Türkçemizin köklü ve zengin bir dil olarak daha da gelişeceğinden eminim. Ancak en önemli kültür taşıyıcı olan dilden mahrum kalanlar kendi kültür değerlerinden birçok şeyi kaybedeceği muhakkak.

Dünyanın en güzel dillerinden Türkçeyi çocuklarımız artık ‘anadil’ değil, bir ‘yabancı dil’ olarak öğrenebilecek. Oysa anadil ile yabancı dil çok farklı. Eğer Türk toplumu kendi anadiline sahip çıkmaz, hem aile içinde hem de okullarda takibini yapmazsa yeni nesillerin daha yoğun bir kimlik ve kültür çatışmasına sürüklenecek bir akıbeti ve asimilasyonunu bekleyebiliriz.

Velhâsıl anadil, birinci dil konumundaki yabancı dil gibi değil. Anadil, anne sütü kadar besleyici ve diriltici bir iksir. Diasporada anadilimiz hem nesiller arasında hem de mevcut toplumda dilim dilim olursa vebâline ve sonuçlarına hep birlikte katlanmak zorunda kalırız.

Öyleyse güzel Türkçemizde okumayı ve konuşmayı sevdirmek, okullarda ise dilimizi yaygınlaştırmaktan başka çaremiz yok.

Romanyalı filozof Emile Cioran’ın dediği gibi “Biz bir ülkede değil, bir dilde yaşıyoruz.”

 

Muhammet Mertek