Dilimiz Türkçe Tarih

Dilin ve Türkçe’nin tarîhî seyri ve bugünü

İnsan, konuşan bir canlıdır. Düşüncelerini ve hislerini sesli veya sessiz olarak ifade eder. Konuşabilmemiz için ise Allah insana dil ve dudaklar bahşetmiştir ve konuşulanı duyabilmemiz için de kulaklar vermiştir. Bunlar insana verilmiş büyük nimetlerdendir. Etrafımızdaki hayvanlarada dil nimeti verilmiştir lakin onlar dillerinin büyüklüğüne rağmen konuşamazlar, ancak belli sesleri çıkarabilirler.

Lîsan (dil) bir kelime ağacıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Güzel bir söz güzel bir ağaca benzer. Kökü toprakta sabit, dalları semâda devamlı meyve vermektedir. Çirkin bir söz ise, çirkin bir ağaç gibidir. Ne sağlam bir kökü vardır, ne de işe yarar bir meyvesi.” (İbrahim Suresi, 24-26)

Rûhen temiz olan insanların sözleri de temizdir, güzeldir. Tabîki bunun zıddı rûhen kirli insanların sözleri ise, kirlidir, küfürlüdür, kırıcıdır ve çirkindir.

Tüm insanların atası ilk insan hazreti Adem’dir. Adem, hiçbir şey bilmez bir mağara insanı değil, ilâhî terbiyeden geçmiş bir yeryüzü sultanıdır. Bakara Suresi 30-34. ayetlerde anlatıldığı üzere, bu dünyaya halife olarak gönderilmiş, kendisine tâlîm-i esma mucizesi verilmiştir. Tâlîm-i esma, Cenabı Hakk tarafından hazreti Adem’e isimlerin öğretilmesidir.

Allah insanı yarattı, ona konuşmayı öğretti” (Rahmân Suresi, 2-3) ayetleri de bir yönüyle konumuza ışık tutmaktadır. Bütün insanlığın atamız hazreti Adem ve eşi Havva anamızdan geldiği gerçeğinden hareketle, bugün yeryüzünde konuşulan farklı dillerin başlangıçta Adem’in konuşmasına dayandığını söyleyebiliriz.

Aynı atanın evlatlarına, değişik bölgelerde farklı farklı renkler veren İlahî kudret, bu bölgelerdeki insanlara ayrı ayrı diller de bahşetmiştir. “Dillerinizin farklılığı onun ayetlerindendir” (Rum Suresi, 22) şeklindeki İlahî ferman, bu gerçeğe dikkat çeker.

Diller muhtelif de olsa, bu dillerle ifade edilen hakîkatler evrenseldir. Sözgelimi, bir işe çok eller karışsa o işin karışacağı gerçeğini her millet kendi kültürlerini yansıtacak şekilde söylemişlerdir. Mesela biz “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur” deriz. İngilizler bunu “aşçılar çoğaldı mı çorba tatsız olur”, İtalyanlar “çok horozun öttüğü yerde güneş doğmaz”, İranlılar “iki kaptan gemiyi batırır” şeklinde ifade ederler. Bir şeyden farklı şeyler meydana getirmek Cenâbı Hakk’ın devam edegelen âdetlerindendir. Aynı çekirdekten değişik renklerde yaprak, çiçek, meyve yaratan İlahî kudret, insanlık aleminin çekirdeği hükmünde olan hazreti Adem’den farklı renkte ırklar, farklı konuşulan diller meydana getirmiştir. Bütün dünya dillerini dört ana grupta toplayan dil uzmanları, bir adım daha ileriye gitseler bu dört grubun başlangıçta bir tek dile dayandığını göreceklerdir.

 

Türkçe’nin tarîhî seyri ve bugünü

Türkçe’miz, günümüzde farklı lehçeleriyle beraber 220 milyondan fazla insanın konuştuğu dünyanın belli başlı dillerinden biridir. Ural-Altay dil grubuna bağlıdır. Eski Türkler, bir “ordu millet” olduğundan “gel-git” gibi kısa hecelerle konuşmuşlar, ancak Asya’nın bozkırlarından Anadolu’ya geldiklerinde yerleşik hayata geçmişler ve müslüman oldukları için Arabça’yla çok yakından ilgilenmişler. Ayrıca edebiyata çok uygun bir dil olan Farsça’dan da pek çok kelime almışlar.

Üç kıtada çok geniş bir alanda farklı kültürlerden ve dinlerden olan insanlara hükmeden Osmanlılar, hüküm sürdüğü yerlerde nerede güzel bir ses bulmuşsa onu kendi bünyesine almış, böylece Türkçe’yi çok zengin bir dil haline getirmiştir. Goethe’nin dediği gibi, “bir dilin kudreti, kendine yabancı olan şeyleri atmakta değil, onları yutup hazmetmektedir”.

Mesela İngilizce’nin yüzde yetmişten fazlası başka dillerden bünyesine aldığı kelimelerden meydana gelmiştir. Ecdadımız İran’dan ‘gul ve bulbul’ kelimelerini almış bunları biraz nazikleştirerek ‘gül ve bülbül’ haline getirmiştir. Keza Arapça’dan ‘menare’ kelimesini almış bunu biraz yontarak ‘minare’ yapmıştır. Türkçe’mizdeki ‘hendek’ kelimesi Arapça’da ‘handaq’ kelimesinden gelmekle beraber, telaffuzda çok farklıdır. Arapça ve Farsça’dan dilimize giren diğer kelimeler de genelde böyledir. Bizim ses yapımıza uymuşlar, artık bizim olmuşlardır. Bu konuda Hamdi Yazır şöyle der: “İran’da çıkan yünden, Avrupa’da bükülen ipten, Türk tezgahında dokunan halıyı Türk halısı tanıdım”. “Bir binanın mimarisi Türk olmak için, bütün kerestesi yerli olmak lazım değildir, diye işittim”. “Afrika madenlerinden çıkmış bir altının üzerinde Türk sikkesi gördüğüm zaman bizim altınımız dedim”.

Osmanlı Türkçesi çok zengin bir dil iken, aynı şeyi günümüz Türkçe’si için söylemek mümkün değildir. Daralan sınırlarımızla beraber dilimiz de daraltılmış, özellikle 1970’li yıllarda ‘öztürkçe’ adı altında yürütülen Türk dilini cüceleştirme faaliyetleri -maalesef- etkili olmuştur. O dönemde Türk Dil Kurumu’nun başına “Agop” isimli bir Ermeni getirilmiş, bu ve ekibi Türk dilinin başına çok şeyler açmışlardır.

Dil uzmanları, dili bir ağaca benzetirler. Kelimeler, dil ağacının yaprakları gibidir. Dilin tarihi seyri içerisinde, bu kelime yapraklarından bir kısmı dökülür yerine yenileri gelir. Ancak birisinin çıkıpta, sapasağlam yaprakları sopalarla silkelemesi ve düşen yapraklar yerine naylon yapraklar asmaya çalışması en hafif bir ifadeyle o dile ihanettir. İşte Ermeni Agop (bir de bu şahsa enteresan soyadı vermişler; Dilaçar) ve ekibinin yaptığı böylesi bir cinayettir.

Merhum Necib Fazıl, “Bülbüllere emir var; lîsan öğren vakvaktan” cümlesiyle Türk dilinin ‘kurbağa dili’ yapılmak istendiği o kara günlere işaret eder. Büyük ümitlerle geldiği Türkiye’de, Ermeni asıllı birinin başkanlığında Türk dilinin katlini gören Azerbaycanlı bir profesör ise, ızdırabını şöyle dile getirir:

 

Bu gerçek mi, yalan mıdır ilâhî?

Yalan mülkü talan mıdır ilâhî?

Olmaz olay olan mıdır ilâhî?

Men Türkiye toprağına gelmişem,

Gardaşımın ocağına gelmişem.

 

Bu devletin bir kara gün eli var,

Burda sanki herkesin öz dili var,

Bu oyunda bir alçağın eli var,

Men o eli vurmak için gelmişem,

Birliğimi kurmak için gelmişem.

 

Men bu yeri uykularda anardım,

Hasretine, hicrânına yanardım,

Cenneti de Türkiye’de sanardım,

Şükür Hakk’ın cennetine gelmişem,

Ulemâlar sohbetine gelmişem.

 

Dilsiz Ermeni dilman Türke dil açar,

Dilin yansın dil kapayan ‘Dilaçar’,

Men bu dile derman için gelmişem,

Bu dermana ferman için gelmişem!

 

O günlerde okullarda da hayli gülünç manzaralar yaşanır…

Okullara resmi yazı gelir, artık ‘hocam’ denilmeyecektir. Bir öğretmen sınıfa geldiğinde bunu öğrencilere hatırlatır. “Çocuklar bundan sonra bize ‘hocam’ demeyeceksiniz, ‘öğretmenim’ diyeceksiniz, tamam mı?” Sınıf hep bir ağızdan cevap verir: ‘Tamam hocam!’

Başka bir öğretmen gelir öğrencilere der: Çocuklar bundan sonra ‘şart’ kelimesi yerine ‘koşul’ diyeceksiniz. Öğrencilerden biri sorar: “Hocam böyle dememiz şart mı?” Öğretmen cevap verir: “Tabî, şart!”

Bir Edebiyat öğretmeni ilk defa girdiği bir sınıfta, ‘edebiyat’ kelimesi yerine ‘yazın’ ifadesi kullanıp: “Çocuklar ‘yazın’ derslerini beraber yapacağız” der.

Öğrencilerden biri dayanamayıp sorar: “Hocam kışın derslerini kiminle yapacağız?”

Bunlar ne kadar komik olsa da, bir neslin ve milletin dilinin nasıl tahrip edildiğinin acı hatıralarıdır.

Bu tür menfî çalışmaların neticesinde şimdiki neslin, 50 yıl önce yazılan eserleri anlayabilmek için, bir yabancı dile çalışır gibi özel gayret sarfetmesi gerekmektedir.

 

Cemil Meriç, argo ve uydurma dili şöyle değerlendirir:

Argo kanundan kaçanların dili, uydurma dil tarihten kaçanların…

Argo korkunun ördüğü duvar, uydurma dil şuursuzluğun…

Argo yaralı bir vicdanın sesi, uydurma dil hafızasını kaybeden bir neslin…

Argo her ülkenin, uydurma dil ülkesizlerin…

Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfânı boğan kement!

 

Kelimelerin seçimi konusunda Kur’ân’ın şu îkâzı çok anlamlıdır: “Ey iman edenler! ‘Raina’demeyiniz, ‘Unzurna’ deyiniz”. (Bakara Suresi, 104)

Aslında bu iki kelime ‘bize bak, bizi gözet’ anlamındadır. Fakat yahudiler Resulullah ile konuşurken nezâketli bir kelime olan ‘unzurna’ demek yerine, yine aynı anlama gelen fakat hakaret için de kullanılabilen ‘raina’ demişlerdir.

Ayetin manasından mülhem olarak şunları söyleyebiliriz: “Ey ehli îmân! Hayatınız ehli küfre benzemediği gibi kelimeleriniz de onlara benzemesin”.

Mîsâl, ‘tabiatın işi’ ‘doğanın eseri’ demeyiniz; ‘Allah’ın san’atı’ deyiniz. ‘Şeker bayramı’ demeyiniz; ‘Ramazan bayramı’ deyiniz. ‘Allah’ yerine ‘tanrı’ demeyiniz. Tanrı, ‘ilah’ kelimesinin karşılığıdır. ‘Allah’ ise alemlerin Rabb’inin özel ismidir. Nasıl, ‘Mehmet’ isimli bir kişi dünyanın hangi ülkesine giderse gitsin, ismi ‘Mehmet’ kaldığı gibi, ‘Allah’ ismi de, hangi dilde olursa olsun, ‘Allah’dır. ‘Tanrı’ kelimesinin karşılığı Arabça’da ‘ilah’ Hollandaca’da ‘god’  kelimesidir.

İnsan, kullandığı kelime ve cümlelere dikkat etmek zorundadır. Meselâ ‘Büyük Osmanlı Devleti’ (Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye) yerine ‘Osmanlı İmparatorluğu’ demek, Allah yolunda cihadı, tüm insanlığa adalet ile hükmetmeyi ve Allah’ın kullarına hizmeti şiâr edinmiş kahraman ecdadımızı farkına varmadan batılı sömürgeciler gibi göstermektir. ‘İşimiz Allah’a kaldı’ şeklinde konuşmak bilmeden Allah’a şirk koşmaktır. Zira bütün işler Allah’ın irâdesiyle meydana geldiğinden böyle bir ifâde, bir kısım işleri kulun tasarrufunda kabul etmektir.

İnsan kelimelerle konuşur, kavramlarla engin bir tefekküre ulaşır. Cılız ifadelerle, iyi bir edebiyat yapabilmek, seviyeli konuşabilmek mümkün değildir. Shakespeare’in eserlerinde birbirinden farklı 30.000 kelime kullanması, kelimelerin edebiyattaki etkisini göstermesi bakımından düşündürücü bir durumdur.

Bugün bir Azerbaycanlı genç Fuzulî’nin eserlerini rahatlıkla anlarken, bizim edebiyat öğretmenimiz aynı eserleri anlatmakta zorlanıyorsa, dil konusunda ciddî problemlerimiz var demektir. Ecdadımız bizim köklerimizdir. Kökünden koparılmış ağacın kurumaya mahkum olması gibi, ecdadından uzaklaşmış nesiller de yabancılaşmaya mahkumdur.

Günümüz gençliği ecdadını dilini iyi öğrenmek zorundadır. Dil, nesiller arası bir köprüdür. Tarihimizin derinliklerine o köprüden geçerek ulaşabiliriz ve gelecek nesillere değerlerimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi bu vâsıtayla aktarabiliriz.

Dünyevî bir menfaat için batı dillerinden günde 40-50 kelime ezberleyen birisi, dedelerinin konuştuğu ve yazdığı kelimeleri öğrenmemekte mâzur sayılamaz.

 

UNUTMAYALIM, İSTİKBÂL KÖKLERDEDİR!

 

Faydalanılan eser:

Güzel Konuşmanın Sırrı

Doç. Dr. Şadi Eren

Söz Sende (Yorum Yap)