İnanç ve Ahlak

Ahde vefânın manası

Hamd alemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm, Din gününün Malîki/Meliki Allahü Teâlâya mahsustur. Salât ve selâm alemlere rahmet olarak gönderilen hazreti Peygambere, âline, ashâbına ve tüm müslümanların üzerine olsun.
 
Ahde Vefa’nın anlaşılabilmesi için muhakkak ki kelimelerin manalarının bilinmesi önemli bir zarurettir.
Öncelikli olarak ‘ahid’ ve ‘vefa’ kelimelerinin ne manalara geldiğini bilirsek eğer işte o zaman ‘Ahde Vefa’nın da bir Müslümanın hayatında ne derece önemli olduğunu anlayabiliriz.
Lügâtta ‘Ahid’ (A-H-D) kökünden gelmektedir. Kelimenin manası kuvvetli söz, and, bilerek birşeyi yapacağına azmetmek, birine söz vermek, adamak, hayatını bir şeye yönlendirmeğe kesin kanaatle bağlanmak manalarına gelir.
Akit, Mîsak, Vaad gibi kelimelerde ahid kelimesinin yerine kullanılır.
‘Vefa’ ise vaadini yerine getirmek, sözünü tutmak, tamamlamak, hakkını vermek ve hakkını tamamen vermek gibi manalara gelir. Ahde Vefa, bütün varlıklarda en büyük bir haslettir. En kâmil manada ahde vefa gösteren, bütün varlıkları yaratan bizzat Allah’dır (Celle Celâluh).
Zira bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”… Allah ahdinden asla caymaz…” (Bakara Suresi, 80) diye buyurmaktadır.
Meleklerden sonra akıl ve nefs sahibi olarak peygamberler de (Aleyhimüsselâm), ahde vefaya en çok sadakat gösterenlerdir. Peygamberlerin ahde vefa da bazı ufak-tefek noksanlıkları olsa da sehven (yanılarak) olur ve Allah (Azze ve Celle) tarafından uyarılarak düzeltilir.
Bitkiler de Allah’ın kendilerine takdir ve tayin etmiş olduğu vazife ve özelliklerini isyansız olarak tamamlarlar. Bitkilerden sonra hayvanlar, isyansız olarak vazifelerini ifâ ederler. Hayvanlar da akıl olmadığından ihtiyârî bir teklife muhatap değillerdir. Hayvanlar ızdırârî de olsa vazifelerini (ilâhî takdire) muhalefetsiz yaparlar. Fıtratları dairesinde yaşadıklarından kıyamet gününden sonra cennet ve cehenneme girmeden toprak olurlar.
Bugünkü astronomi ve kimya ilimlerinin şu ana kadar tesbit edilebildikleri doğru bilgiler, ancak Kur’ân’ın ifade buyurduğu icazkar beyanlara ve bizzat Kur’ân hakikatına götürmektedir.
Allah, Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır: “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi ona ve yerküreye; isteyerek veya istemiyerek (emrime) gelin! dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler.” (Fussilet Suresi, 11)
Takriben 15 milyar yıl önce Allah’ın yaratmış olduğu kainât, atom halinde bir duman gibi bütün halinde iken Allah (Celle Celâluh) yeri ve gökleri ayırırak bir nizâm ve intizâm içerisinde varetti. Gökcisimleri, yıldızlar, gezegenler, uydular şeklinde galaksi ve sistemleri yarattı. Allahu Teâlânın hitabına hazır bulundular. Bu hitaba (emre) ilk itaat o kadar süratli gelişti ki, saatte tam 20 ışık yılı hızla kıvılcımlar gibi dünyadan milyonlarca defa daha büyük olan, milyarlarca yıldız arşın altındaki ilk atomundan genişleyerek saçılıp ayrıldılar. Ve birer yörüngede dönmek üzere tesbih ederek müsahhar oldular. Böylece mekanlarında istikrar kıldılar tâ ki İsrafil’in (Aleyhisselâm) emri ile nefha etmesine kadar beklerler.
Yıldızların istikrarından milyonlarca sene sonra yıldızlardan kopan parçalar gezegenleri oluşturdular. Yıldızlardan veya gezegenlerden ayrılan parçaların bir kısmı uyduları oluşturarak gezegenlerin etrafından yörüngede yüzmeye devam ederek tesbihlerini yapmaktadırlar. Gezegenlerde yıldızların etrafında kendi yörüngelerinde dönerek tesbih ederler. Milyonlarca yıldızların oluşturduğu yıldız kümeleri ise kendi küme(Galaksi)leri içerisinde bir yörüngede dönerler. Bu galaksilerden yüzmilyonlarcası mevcuttur.
Dünyadan (yaklaşık olarak) bir milyon üçyüzbin defa büyük olan Güneş, bu yıldızlardan bir tanesidir. Dünyada bu gezegenlerden bir tanesidir. Ay ise uydulardan bir tanesidir.
Dünya soğudukça önce sular ve karalar birbirinden ayrılmış, bitkiler ve hayvanlar yaratılmıştır. Yaklaşık bir milyar altıyüz milyon yıl önce Allah, insanı, Adem’i beden ile beraber yaratmıştır. Kıyamete kadar yeryüzünde insanlık hayatı devam edecektir.
Dünyanın etrafında 1000 km. kalınlığında olan atmosfer tabakasındaki her kat insanın hayatı için hayâtî bir önem arzetmektedir. Yeryüzü, gökler ve yıldızlar insanın istifadesi için yaratılmışlardır.
Dünya kendi ekseninde saatte yaklaşık 1000 mil hızla dönerek gece ve gündüzü meydana getirir ki gece ve gündüzsüz insanın dünyada yaşaması düşünülmek dahi istenmez. Güneşin etrafında saatte 60 bin mil süratle giderek 365 gün 6 saatte turunu tamamlayarak sene meydana gelir. Dönerken 23,5° eğik olmasıyla mevsimler meydana gelmektedir. Saatte 20 bin mil hızla galaksi (Güneş Sistemi) içerisindeki yörüngesinde dönerek uyum sağlamakla başka yıldız ve gezegenlerin çarpmasından kurtulmaktadır.
Ay, dünyaya 384 bin km. mesafede dünyanın etrafında her gün dönerek, ayda bir dönüm oluşturmaktadır. Ayrıca Güneş ve Ay zamanın hesaplanmasını meydana getirmekteler. Güneş saatte 360 milyon ton Hidrojen yakarak dünyaya her an ısı ve ışık göndermektedir.
Bütün mahlukât hareketleri ile tesbih ederek kainâtta yüzmektedirler. Allahu Teâlâ:
“O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.” (Enbiya Suresi, 30) diye buyurmaktadır.
Daha bunlar gibi sayısız faydalar, cansız denilen bu kürreler hep insana, Allah (c.c.) tarafından bahşedilmiştir.
Kainâttaki akıl ve düşünce sahibi olmayan mahlukâtın yaptıkları görevler sevaplar ve ikab gerekliliği şeklinde değildir. Varlıklarıyla, akıl sahipleri için yüce yaratıcının varlığına ve kudretine delildirler.
Sevap ve ikabı gerektiren ahid, akıl sahiplerinin ahdidir. Buna rağmen hayatlarında ahde vefasızlık eden mahluklar ise, insanlar ve cinlerdir.
İnsanlar ve cinler aleminde hem akıl hemde nefs olduğu için ahde vefa en çok insanlar ve cinler aleminde önem kazanmaktadır.
Ahde riâyet sevap yani Allah mükafâtına liyâkat, vefasızlık ise ikab yani Allah azabına liyâkat gerektirir. Akıl sahibi olanlar içerisinde en kâbiliyetli ve yetkili olan mahlukât alemi, insanlık alemidir. Hatta insan maddi ve manevi mahlukatın özeti durumundadır.
Maddi alemler düşünüldüğünde; Arş, Kürsî, yedi kat gökler, galaksiler, yıldızlar ve gezegenler içerisinde Dünya, uçsuz bucaksız çölde küçük bir kum taneciği nisbetindedir. Dünyanın kütlesi ve katlarına oranla da; insan, denizde bir avuç su kadardır. Fakat Allah, yerde ve gökte bulunan sayısız nimeti insanlara bahşetmiştir.
Kainât insanla alakadardır. Çünkü insan, en güzel ve yetenekli bir şekilde yaratılmıştır. Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakikate işaretle; “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emîn olan beldeye yemin ederiz ki, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin Suresi, 1-4) diye yeminle buyurarak insanın hilkatteki üstün kabiliyetine işaret etmiştir.
İnsan, üstün hilkat kabiliyetine rağmen Allah’ın emanetine, sahip çıkmaz mesuliyetlerini edâ etmez ise bütün mahlukattan daha aşağıya düşer. Nitekim yukarıdaki ayetleri müteâkip “Sonra onu aşağıların en aşağısına indirdik.” (Tin Suresi, 5) buyurulmaktadır.
Evet, ruh ve beden ile beraber, akıl ve düşünce sahibi olan insan idrâk kabiliyetinine de sahip olmasına rağmen, Allah’ın rızası doğrultusunda yaşamaz, emanete sahip çıkmaz ve ahde vefasızlık gösterirse işte o zaman aşağıların aşağısına düşmeye lâyık olur.
İnsanın ebedi hayata kadar en üstün bir mahluk olmak ile en alçak bir mahluk durumuna düşecek kadar büyük bir farklılık arasında tercih ve amel iktisab imkanına sahip olması, insan irâdesinin hürriyet kapsamını ifade etmektedir. Bu kadar irâde ve ihtiyâr yetkisi insandan başka hiçbir mahluka verilmemiştir.
Allah (Azze ve Celle) bizi, ahde vefa eden muttakî kullarından kılıp, ahde vefasızların şerrinden korusun.

Amin! Vel hamdulillâhi Rabbil alemîn.

Yazar: Şahımerdan Sarı hocaefendi

Söz Sende (Yorum Yap)